• Yeniden Milli Mücadele

    Yeniden Milli Mücadele

    08 Nisan 2012
    Bir Devrin Kutupyıldızı. Fahrettin Dağlı'nın Kaleminden...

    Bir Kahramanlık Mücadelesi

    1960-1980 dönemindeki siyasi ve ideolojik hareketler, sosyal-siyasal açıdan bir laboratuar olarak kabul edilebilir.  Yaşanılanlar, duyulanlar Türkiye ve İslam Dünyasının zihniyet yapısıyla ilgili olarak sağlıklı bir muhasebe yapmaya imkân verirken aynı zamanda araştırmacılar için de iyi bir inceleme alanıdır.

    Burada sözünü edeceğimiz kadro hareketi hakkında kim ne derse desin, kim ne yazmış olursa olsun yaşanmış olan bu kahramanlık mücadelesinin tarihi kâmil olarak yazılamamıştır. Yazanların da kimileri hamaset yapmış, kimileri de üzerindeki gömleği, işareti çıkarmak için “nasıl kahramanca teşkilattan ayrıldığını” anlatmaya gayret etmiştir. “Aman efendim, devletin bilgisi ve ilgisi dahilinde kurulduğuna vakıf olduğum, derin güçlerle ilişkili olduğunu hissettiğim zaman hemencecik ilişkimi kesiverdim.”, “Artık o gömleği çıkarttım, kabuk değiştirdim. Ne olur geçmişimi yok sayın. Yaşanmış bu kadar kahramanlık hikâyesini de boş verin. Bu gün için bu hikâyelerin pazarı yok.” “Efendim geçmişte bir nostalji yaşadık. İyi, güzel günlerimiz oldu. Ancak, geldi geçti. İşte bu kadar! Artık bir daha o baharı yaşamak mümkün değil.” cümleleri duyacaklarımızdan sadece birkaçı.

    Ne kadar da kolay ve basit telaffuz ediliyor;‘geldi-geçti’. Gelip- geçen ne? “Eski Ramazanlar”  öykünmesi gibi; “Ah! Neydi o eski ramazanlar?”. Geçmişi öykünmek adeta nostaljik bir takıntı olmuş.

     

    Nasıl Bir Hayat?

    Nasıl bir hayattı eskiden yaşadığımız? O hayata güzellik veren ruh neydi? Akılsız mıydık? Meczup muyduk?  Kandırılmış mıydık?  Bu kardeşliğimiz, asker arkadaşlığı gibi bir şey miydi?’, ‘Yol arkadaşlığı gibi bir şey miydi?’.

    Nutuklarımız tutuluyor. Kimse cesaret edemiyor bir şey söylemeye. Aslında ne kadar öykünsek de, bu soruya doğru bir cevap vermekte müşkülatlarımız var. Korkularımız var. Çünkü tam doğru cevap, belki de bizi kendimizle, çevremizle tekrar yüzleşmeyi getirecek; ‘Neyi yaşadık?’, Neyi Kaybettik’, ‘Niçin, Nasıl kaybettik’, ‘Kaybettiğimizi tekrar bulabilir miyiz?’, “Bulmaya çalışsak nasıl ararız, ne yapmamız gerekir? Soruları birbirini takip ediyor.

    Cevap bulmaya çalışıyoruz; ancak, cevabın en büyüğü bizi çok rahatsız ediyor. Onun için de şöyle kestirmeden kısa bir cevap veriyoruz: “Tabi efendim geçmişi tekrar nasıl yaşayacağız? Geçmiş geçmişte kalmıştır. Hem bu gün yaşlarımız kemale erişti. Çoluk, çocuk, torun torba sahibi olduk. Geçim endişesi belimizi büktü. İşte bu kadar!” Ne kadar şık(!) ve basit bir cevap değil mi?

    Yanlış anlaşılmasın benim derdim mücadelecilerin nasıl bir araya geleceği, tekrar birlik olacağı takıntısı değildir. Yaşadığımız o hayatın kodlarını zamanımıza davet edebilir miyiz? O güzellikleri tekrar yaşayabilir miyiz?  Bizden sonraki nesiller bu tecrübeden yaralanabilirler mi? Derdim bu.

     

    Hareket ile İlgili Konuşulanlar

    Peşinen şunu ifade edeyim: “Efendim bu hareketi kimler kurdu? Devletle, derinlerle ne tür ilişkileri vardı? Sonunda kimler ipini çekti. Yönetimde; şu, falanlarla ilişki hâlindeydi. Diğeri filanlarla. Bunlar çok konuşuldu. Çok söylendi. Elimizde müşahhas bir belge olmadıkça da, bu konuştuklarımız sadece dedi-kodu düzeyinde kalır. Doğrular da vardır, yanlışlar da. Bu yazımda fail aramayacağım. Bu yazı; entelektüel bir komplekse kapılmadan, yaşanmış bir sosyal olgunun MR’ını çıkartmayı hedefleyen ve bu günümüzde bu miras üzerinden siyaset üretenlerin düşünce dünyasına düşecek bir nottur.

     

    1960-1970’li Yıllar ve Mücadele Birliğinin Kuruluşu

    1960’lı yılları yaşayanlar bilir. Türkiye’nin Sosyal, ekonomik, siyasal, dini alanlarında, dünya konjonktüre bağlı olarak kırılmaların, ideolojik hareketlenmelerin ivme kazandığı yıllardır. Türkiye ciddi bir sol ideolojik topluluğunun ihtilal denemelerinin alanı hâline gelmiş bulunmaktaydı. Askeriye, üniversiteler, okullarda ihtilal provalarının sergilendiği yıllardı. Ciddi bir komünist ihtilalın olma ihtimalinin kıvam kazandığı yıllar.

    Muhafazakâr camiada, Komünizmle Mücadele Derneği, MTTB gibi disipliner ve sistematik bir yapıya kavuşmamış yapılanmalar dışında ciddi bir ideolojik kadro hareketinin söz konusu olmadığı yıllar. Tasavvufi ve cemaatsel örgütlenmelerin mahalli çalışmaları dışında yine İslami karakterli bir kültürel ve siyasi hareketin olmadığı veya son derece cılız olduğu yıllar.

    İşte YMM, bu süreçte bir ihtiyaca karşılık olarak doğmuştur. “Bu kuruluş aşamasında kim/kimler etkili oldu? Hangi saikler önceliğe konuldu? Kurucu-çekirdek kadrodan, kim/kimlerle ilişki hâlindeydi? Dış nüfuziyet ne kadar müessir idi?” gibi sorular bu yazının konusu değil.

    Yukarıda belirtildiği gibi o günleri birebir yaşamayan, elinde iddiaları doğrulayan müşahhas bir belgesi bulunmayan için dedikodular üzerinden bir takım yargılara varmanın Müslümanca bir düşünüş olmadığı kanaatindeyim. Zaten bu yazının asıl derdi de bu değil. Toplumsal bir hareket olarak yaşanmış, hafızalarda iz bırakmış ve hâlen konuşulmakta olan, öykülenen bir hareketin dününün ve bu gününün bir MR’ini çekmek niyetindeyiz.

     

    Nasıl Bir Yaşam Modeli?

    Şimdi gelelim sorumuza. Dün nasıl bir hayat yaşadık? Neyi hedefledik? Kimleri örnek aldık? Yaşamak istediğimiz gayede ne kadar başarılı olduk?

    Evvel emirde teşkilata aza sıfatı ile bağlı bulunan herkesin amentüsü, bellediği şu ayetteki anlamda makes buluyordu: “Din, Allah’ın dini oluncaya kadar ve yeryüzünde fitne ve fesattan eser kalmayıncaya kadar mücadele etmek”. Mücadelenin istinat ettiği temel İslami nas buydu. Varılması hedeflenen nihai hedef buydu. Buna tüm hareket mensupları tam bir iman içerisindeydi. Öyle bir iman ki, bunun uğruna özele dair tüm emeller, hayaller sıfırlanmıştı. Canı dâhil olmak üzere sahip olduğu her şeyi feda etmeye hazır soluk benizli yüzlerce kahraman. Her birisinin yaşanmış bir hikâyesi var. Kur’an’ın Nass’ından temel dayanak bu ayet.

    Hadis’ten dayanak ise: “Allah’ın kullarından bazı insanlar vardır ki, onlar ne Peygamber ne de şehittirler. Fakat kıyamet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler onlara gıpta edeceklerdir.”

        Sahabeler dediler: “Ey Allah’ın Rasulü bize haber ver, onlar kimlerdir?” Rasûlüllah:  “Onlar öyle bir topluluk ki aralarında bir akrabalık, alıp verecekleri mal, mülk olmaksızın, Allah için birbirlerini severler. Hem, vallahi şüphesiz onların yüzleri pırıl pırıl nurdur. Şüphesiz onlar nur üzerindedirler. (İşleri nurdur) insanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, hâlk mahzun olduğu zaman onlar mahzun olmazlar” buyurdu ve şu ayeti okudu: “İyi bil ki Allah’ın velilerine, sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

        Bir arkadaşımız naklediyor: “Lise çağlarında 16-18 yaşlarındaki öğrencilerin bütün heyecanı bu müjdelenen topluluğa dâhil olmaktı.” Gündüz hayatını, gece rüyalarını süsleyen bir müjde. Kim vasıl olmak istemez ki, kim nail olmak istemez ki?

    Hareketin dinamiği, motoru bu İslami referanslardı. Tamamen rızaya kilitlenmiş aksiyoner bir hayat. Öyle bir kardeşlik projesi, öyle bir uhuvvet ki adeta size İslam’ın ikinci baharını yaşatıyordu. Son derece idealize edilmiş rafine bir hayat. Beş-altı saatlik uykunun dışında adanmış, vakfedilmiş bir hayat. Hani o meşhur ifadeyle: “Anlatılmaz, yaşanır.” dedirttiriyor.

    Geleceğin medeniyetini inşa edecek kadrolar, bu güne kadar yaşanmış tüm medeniyetleri, üretilmiş tüm beşeri bilgiyi Kur’an ve Sünnetin süzgecinden geçirerek, çağımızın gerçek inkılâpçılarına, amelelerine bir kültür harcı oluşturuyorlardı. Dünya ile ilgili bir endişeleri yoktu. Yarınımızı aç veya tok yaşayacağız diye bir dertleri yoktu. Onların hayalleri, okullarından, fakültelerinden mezun olduktan sonra evlenip çoluk çocuk sahibi olmaktan öte, inşa edecekleri medeniyetin kozasını örmekti.

    Kısacası; zifiri karanlıklarda parlayan birer Kutup Yıldızı idiler. Onlar, göklerin, yerin ve sapasağlam dağların yüklenmekte aciz kaldığı emaneti taşıyabilecek aksiyonerleri yetiştirmek için çabalayan dava adamlarıydılar. Hiçbir dünyalık meşgalenin Allah yolunda koyulan mücadeleden daha önemli olmadığı bir cihat. Allah ile yaptıkları anlaşmaya sadık binlerce mücahit.

     

    Yaşanmış Kahramanlık Öyküleri

    Yaşanmış yüzlerce kahramanlık hikâyesi var. 1975’lı yıllar. Bire bir tanık olduğum birini anlatayım: Konya’da lise talebeleri olarak kaldığımız bekâr evinde, başımızdaki ağabeyimiz bir akşam bizleri topladı. On civarında gençtik. Bize dedi ki: “İstanbul’da arkadaşlar ‘Yeni Ortam’ diye sol görüşlü bir gazetenin matbaa tesislerini alacaklar. İnşaallah günlük gazete çıkarcağız. Ancak bu anlamda herkesin himmetine ihtiyaç var. Orada hazır bulunan öğrenciler cep harçlıklarından bir kısmını bağışladılar. İçimizden biri vardı ki onun hikâyesi bize Hz. Ebu Bekir’in fedakarlığını yaşattı; cebinden bir dergi parası kadar bir meblağı çıkardı verdi. Az çok hepimiz biliyorduk ki bu arkadaşın cebinde başka parası kalmamıştı. Fakir bir ailenin kıt-kanaat geçinen bir ferdi idi. Ağabeyimiz kendisine sordu: “Cebinde harçlığın kaldı mı?” Cevap olarak: “Önemli değil abi” dedi. O gün tarihi bir ana tanıklık ediyorduk; adeta Hz. Ebu Bekir’in yaptığı fedakârlığın bir örnekliği yaşanmıştı. Onun bütün varı-yoğu o dergi parası kadardı. O para, onun ertesi gün okula ulaştıracak yol parası idi. O kilometrelerce yolu yürümeye razı idi. Yeter ki iman ettiği davası vasıta sahibi olsun.  Belki de bunun gibi yüzlerce hikâye. Her birisi birer fedakârlık destanı. Bazılarının bir türlü inanamadığı şeylerin gerçekleşmesi bu cep harçlıklarının harcı ile mümkün olmuştu. 

     

    Hayallere sığmayan inkılaplar

    Neler yapılmıştı? Bu gün için hayalini kurmak bile bir hayal. Günlük gazete, haftalık siyasi-kültürel dergi, aylık kültür-sanat dergisi, üç aylık ilmi denemelerin yayımlandığı akademik dergi, vilayetlerin ve büyük ilçelerin çoğunda kitap evleri, yurtlar, kültür-sanat merkezleri, küçük çaplı alış-veriş merkezleri. Bunlar neyle yapılmıştı? Bunda hilaf olmadığı kanaatindeyim; bunların temel harcı örneğini verdiğim Ebu Bekir himmetleriydi. O harca haram karışmadığı kanaatindeyim. Sonuçları da bu kanaatimi teyit ediyordu.  

     

    İnkıraza Sevk Eden Süreç

    Türkiye’nin en dinamik, en disipliner, en kültürel yoğunluklu hareketini inkıraza sevk eden süreç nasıl başladı? Hz. Ömer’in o şapka çıkarılası örneğinde olduğu gibi:“Yoksullukla sınandık sabrettik, bollukla sınandık sabretmedik, şükretmedik ve kaybettik.”

    Hz. Peygamber; ‘ümmetimin fitnesi maldır’. Mal, sadece sahip olduğumuz maddi emtialar değildir. Bize güç kazandıran, kuvvet veren her şey bu kapsama dâhildir. Herkesin konuştuğu, üzerinde düşündüğü, hakkında makalelerin, kitapların yazıldığı hareket bir gün geldi ‘yaprak dökümü’ gibi lime lime döküldü. Ciğerlerimizden param parça oldu. Kardeş kardeşe düştü. Allah için biriktirdiklerimizi üleşmeye başladık. Bu kurum senin, diğeri benim diye birbirimize düştük. Birbirimizi tekfir ettik. Birbirimizi ajanlıkla, fitnecilikle suçladık. Gökyüzünü süsleyen kandiller birbiri ardınca dökülüverdiler. Dünün kahramanları köşe bucak birbirinden kaçtılar. Yıkılmaz zannedilen kalelerin burçları bir bir yıkıldı.

    Büyük umut ve hayallerle besledikleri gelecekleri kucaklarından uçuverdi. Bir sabah kötü bir rüyadan uyandılar ki bir de ne görsünler; hayatlarının en verimli yıllarını adadıkları yuvaları, otağları darmadağın olmuş. Öyle bir boşluğa düştüler ki hayat adeta anlamsızlaştı. Buna dayanamayıp, akli melekelerini yitirenler, hastalanıp yataklara düşenler, psikiyatrı hekimlerinin kapılarını aşındıranlar, başlarını alıp köylerine, obalarına gidenler, inzivaya çekilip dünya ile münasebeti kesenler olduğu gibi,  hiçbir şey olmamışçasına kaldığı yerden devam edenler, “Peygamber ölmedi diyenler, bilsin ki peygamber öldü, ancak, onun getirdiği risalet kıyamete kadar devam edecek”haberine iman edenler ise mekan değiştirip, Rablerine karşı olan kulluklarını ifa etmeye devam ettiler.

     

    Yaşadığım Kâbus

    Acizane o dönem için hiyerarşik silsilede ortalarda olan birisi olarak beni en çok kahreden, içimi sızlatan şey, bir gün önce birbirleri için canlarını feda etmeye hazır insanlar bir gün sonra birbirlerini münafıkla, ajanlıkla, hırsızlıkla, düşmanlıkla, hatta küfürle tekfir ve suçlamaları idi. Bunu da o kadar rahat yaptılar ki, Hz. Peygamberin haber verdiği “fitnenin katl’den beter olduğu” gerçeğini yaşatmış oldular. O gün sağlıklı düşünemiyordum. Bu gün için ise Hz. Peygamber’in bu zamanlarda mümine düşen görevin ne olması gerektiği konusunda yaptığı tavsiyenin ne kadar önemli olduğunu idrak ettim.

    Bireysel olarak yaşadığım ama bir türlü çevreme ihsas etmeye cesaret edemediğim fırtınaları içimde sakladım. Bir şeyler oluyor. Ancak, hiçbir kişinin izahları, anlatımları beni rahatlatmıyor. Yaşananları anlamlandıramıyor. Fırtınalarımı dindiremiyor.

    Bu güne kadar; çevresine, beldesine, ailesine kurtuluşun müjdelerini sunan biri olarak, elimdeki her şey uçuvermişti.

    Ne diyecektim?

    Nasıl bir fitne hastalığına yakalandığımı nasıl ifade edecektim?

    Güvendiklerimizin, itimat ettiklerimizin bizi nasıl yüzüstü bıraktıklarını nasıl anlatacaktım?

    Dünyaya, nimetlere yenik düştüğümüzü nasıl izah edecektim?

    “Bu güne kadar milletin kurtuluşuna taliptim. Bu günden sonra ben muhtaç hâle geldim.” demeye yüzüm olacak mıydı?

    Gündüzleri Leyla gibi, geceleri Mecnun gibi kıvranıyor, kâbuslar görüyordum. Topluluk olarak toptan öldüğümüzü üzerimize kara kara adamların kara toprağı serptiklerini görüyordum.

    O arada dert kapıyorum. Geceleri ağrılar içerisinde kıvranıyorum.

    Ne gam? Kimseye anlatamıyorum. Anlatsan ne olur? Öyle bir ateş ki hemen böğründe yanıyor. Seni de alıp götürecek, yakacak bir ateş. Yok! Yok! en iyisi derdinle kıvranarak öl. Toprağın üstünde yaşamak, altına girmekten daha güzel değil mi?

    Muazzam bir güzelliğin arkasından gelen bir kabus. Keşke siyeri, İslam tarihini enine boyuna okumuş olsaydım. Belki teselli bulurdum. Çünkü Hz. Peygamberin irtihâlinin üzerinden daha 37 yıl geçmişti. Sahabe karşı karşıya gelmişti. Bir kara gün yaşanmıştı. Yüzlerce sahabenin kanı akmıştı. Ölen sahabe, öldüren sahabe. Peki, bize ne oluyor da bu yaşanmış trajediden bir ders çıkartmıyoruz. Nasıl olur da azgın insanoğlunun gemlenemez nefislerinin yol açtığı felaketlerden ders çıkartmayız?

    Bir süre sonra kendi kendimi rehabilete etmeye çalıştım. Rabbimin inayet ve yardımı ile bana bahşedilen “namaz düşkünlüğü” sayesinde tekrar toparlandım. Ölenlerin insanlar olduğunu, Rabbin davasının baki olduğuna dair katı iman bizleri ayağa kalkmaya, hayata tutunmaya ve yeni bir diriliş için aramaya sevk etti. “Hukuklar baki, yollar ayrı”

     

    Bir Mühendislik Projesi: 1980 Darbesi    

    1980 sonrası sadece bir ihtilal tarihi olarak anılmamalı, Türkiye’de ki tüm siyasal, dinî, ideolojik hareketler için yeni form evrilmenin de başlangıç tarihi olarak kabul edilmelidir. 12 Eylül hareketi her şeyi tuz-buz etmiş. Taş üstüne taş bırakmamış. Bütün dengeler alt üst olmuştu.

    Herkes şaşkın. Ne olup, bittiğini anlamaya çalışırken, para spekülatörleri, uluslararası finans merkezleri Türkiye’ye akın etmeye başladılar. İhtilal konseyini ve onun hükümetini kutsadılar.

    Niçin?

    Durup dururken Türkiye’ye olan bu ilgi ve alakaları neydi?

    İşin belki de en ilginç yanı, bir önceki hükümette müsteşarlık yapan, ekonomi politikalarını yönlendiren birileri ‘Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığına (2000’li yıllarda Ekonominin başına getirilen K.DERVİŞ gibi) getiriliyor.

    İlginçtir, ihtilal konseyi bir bakıma tüm ekonomi yönetimini birileri nezdinde ‘takunyacı’ diye yaftalanan birilerine teslim ediliyordu.

    Türkiye ekonomisinin batı sermaye kuruluşları ile ciddi ilişkilerin yoğunlaştığı bir döneme eviriliyordu.

    Bu dönemin bir sosyal mühendislik projesi içerdiğini o dönem için bir avuç aydın seslendirmeye çalışıyordu.

    Süreç ile ilgili dün ve bugün konuştuklarımızın kavramsal bağlamları farklı olmakla birlikte aynı şeyleri işaret ediyor. O gün bazı aydınlarımız bu süreci “pro-kapitalizm, vahşi kapitalizm, libero-İslam” olarak isimlendiriyorlardı.

     

    Libero İslam Veya Ilımlı İslam Projeleri

    Hatta ilginç bir tevafuk; dönemin AB dönem başkanı Jack Delors’un o günlerde medyaya yansıyan bir beyanatında özetle; ‘artık bundan böyle İslam Dünyasındaki İslami hareketlerin siyasete eklemlenmesi gerektiğini, aksi taktirde medeniyetler çatışmasının kaçınılmaz olduğunu, iktidar süreçlerinde İslami partilere empoze edilecek liberalizasyon politikaları ile söz konusu kesimlerin ehlileştirileceğini’ açık açık ifade ediyordu.

    Yine tevafuk, bir süre sonra Refah Partisi Genel Başkanı Merhum Necmettin ERBAKAN, tahminen 1995 yılında basına: “Bu güne kadar Refah Partisi’ni iktidar yapmamak için var güçleri ile çalışanlar, bu gün adeta bizi hararetle iktidara taşımak istiyorlar.” diyordu. Elbette Merhum Erbakan Hoca da bir şeyleri hissetmişti. Neticede; Refah Partisi iktidar ortağı kılınmak suretiyle muhalefette savunduğu politikalarını iktidarda mahkum etmek zorunda bırakıldı ve bir süre sonrada kullanılmış peçete gibi bir kenara atıldı.  

    Bu siyasi süreci neden özetledim. Eğer bu süreç ile ilgili ekonomi politikalarının içine gizlenmiş mühendislik kodlarını, ideolojik paradigmaları göremezsek, anlatmaya çalıştığımız tarihsel olguyu netleştiremeyiz.

    O gün için ‘pro-kapitalizm’, ‘vahşi kapitalizm’ olarak tanımlanan projelerin 1990 ve sonrası için çıktıları; ‘dünyevileşme’, ‘sekülerleşme’, Kayseri örneğindeki ‘kalvinizm’ olmuştur.

     

    Emperyal Güçlerin Konsept Değişikliği

    1980’lı yıllardan itibaren ABD’nin ve genelde Batı dünyasının düşman konseptinin değiştiği yıllar. Komünist Sovyet Bloğunun çöktüğü yıllar. Bu yıkılış, bu çöküş ile birlikte dünyayı yeniden tanzim etme aktörlüğüne soyunan Batı medeniyeti artık bundan böyle tehdit olarak birinci sıraya yerleştirdiği İslam dünyası ile ilgili yeni projeler oluşturmak için düşünce kuruluşlarını seferber etti.

    İlk patlamayı ‘medeniyetler arası çatışma’ ile duyurdular.

    Neden İslam dünyası?

    Çünkü batı, kendi dışındaki tüm medeniyetlere diz çöktürmüş ve teslim almıştır. Çin ve Hint medeniyetlerinin sadece şekli unsurları kalmıştır. Ruhları boşaltılmıştır. Teslim olmayan, direnen sadece bir medeniyet kalmıştır (bütün defekt ve çöküntülere rağmen). O da İslam.

    Geleceğe yönelik ciddi İslami hareketlerin yeniden medeniyet inşası konusundaki kıpırdanışları birilerini telaşlandırıyordu. Tehditler, şantajlar, savaşlar sonuç vermeyince, bu yeni filizlenen hareketleri tarihsel tecrübeye dayanarak iç dinamikleri ile çökertmeye yönelik yeni bir manevra başlatıldı. Peygamber kıssalarından, Emevilere, Endülüse oradan Osmanlıya uzanan yıkım projelerini güncellemek suretiyle, savaş konsepti değiştirildi.

    Yeni konseptin temel enstrümanları oluşturulurken, insanlık tarihi veya daha özelde dinler tarihi, Müslümanların tarihi didiklenerek; yaşanmış sosyal olgular üzerinden yeni yöntem ve projeler hedeflendi. Daha önce kaleme aldığım bir makalede de metaforik bir çıkarım yapmıştık. Kur’anı Kerim’de geçen bir ‘ırmak’ kıssası vardır. Malumunuz Hz. Davud’un peygamberliği esnasında, Yahudi kavminin talebi karşılığında, başlarına komutan olarak tayin edilen Talut’un ordusunun ‘ırmak’ ile imtihanı. Cenab-ı Allah; Zalim Calud’un ordusuna karşı savaşmaya giden Müslüman Talut’un ordusuna bir yasak koymuştu; ‘cepheye giderken bir ırmakla karşılaştıklarında, o ırmaktan su içilmeyeceği, çok susamış olanlara, bir avuç kadar içmeye ruhsatlı (ihtiyac-ı asliye)’ oldukları bildirilmişti. Bu şarta razı bir şekilde Calud’un ordusuna karşı savaşmaya giden ordu, ırmakla karşılaştıklarında, yaz sıcağının tesiriyle dudaklarını suya değdirdiler ve rivayete göre 80 bin kişilik ordudan, yalnızca bedir ashabı kadar(313 kişi) hariç diğerleri ırmaktan kana kana içtiler. İçtikleri sudan sonra üzerlerine çöken ağırlıkla Talud’a yöneldiler: “Bizim gayri seninle gelecek takatimiz bulunmamaktadır, sen git Allah’ınla birlikte Calud’a karşı savaş.” dediler. Bunlar, sınavı kaybedenler. Kendilerine yazık edenler. Sınavı başarı ile vermiş 313 kişi Calud’un 70-80 bin kişilik güçlü ordusuna karşı zafer müjdesine nail oldular. Düşman gücünü yok ettiler. Yıkılmaz belleneni yıkılır kıldılar.

     

    Müslümanların Dünya Nimetlerine Dair İlk Ciddi Sınavı: Dünyevileşme

    İşte Müslümanlar da ilk ciddi sınavlarını ANAP hükümetleri ile birlikte yaşadılar.

    12 Eylül öncesi idealist ve adanmış topluluklara: “Bak biz ne yaptık? Sizin 20 yıldır sürdürdüğünüz mücadeleyi tarumar ettik. Kiminizi kodeslere tıktık. Kiminizi işsiz, güçsüz bıraktık. Elinizdeki tüm mücadele enstrümanlarını aldık. Zaten her on yılda bir de bu restorasyonu yapıyoruz.”

    O hâlde ne yapmalı?

    “Bırakınız kuruntuları. Gelin size bir alan açalım. İdeallerinizi gerçekleştirmek için güç ve kudret sahibi olmanız gerekir. Yeterli finans oluşmadan, birikim sağlamadan bu işler olmaz. Bunun için ne gerekiyorsa her şeyi ifa etmeye hazırız.”

    Ne talep ediyorsunuz? İşte size alabildiğince bir ticari alan.

    Neyiniz eksik?

    Ticaret, ithâlat-ihracat, eğitim, medya, bankacılık. Alabildiğine teşvik ve krediler.

    Eyvallah, peki karşılığında ne istiyorsunuz?

    “Canım çok fazla bir şey değil. Biraz demokrasi, biraz çağdaşlık, biraz modernizm sosu ile tatlandırılmış bir toplumsal yaşama modeli öneriyoruz.”

    Ne yazık ki hemen hemen Türkiye’deki tüm sol, millîci ve İslami hareketler bu sürece eklemlendiler. Bir süre sonra da iktidarın ortağı hâline getirildiler. Artık eskisi gibi züğürt değildiler. Holdingleri, eğitim kurumları, dev medya kuruluşları, finans-bankacılık kurumları vardı artık.

    Kamusal alana yansımadıktan sonra kimse bizim dini alanımıza da ilişmiyordu.

    Artık bütün sektörlerde varız. Hatta dünya ile boy ölçüşecek kuruluşlarımız var.

    Düne kadar mağazalarda tesettür kıyafeti bulunmazken bu gün tesettür defileleri düzenliyoruz!

    Tüm bunları kimin sayesinde elde ettik?

    Bu kazanımlarımızı nasıl sağladık?

    Cevabımız hazır; Liberal ekonomik sistem.

    Eyvallah; peki neyin karşılığında, hangi şeyleri kaybederek, bu varlıklara eriştik? Sosyal, iktisadi evirilmemizi görebildik mi?

    Yoksa ırmağın suyunun çekiciliği, lezzeti karşısında sarhoş düşüp, her şeyi, dünümüzü unuttuk mu? Bu ırmak imtihanından geçemedik mi? Kimler bu sudan kana kana içtiler, kimler sabır göstererek, bu sahte dünyanın ayartıcı varlıklarına iltifat etmediler.

    “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar.” deyişini 2000’li yıllara kadar tam olarak idrak etmemiştim. Bugün ise bütün kahirliği ile iliklerime kadar hissediyorum. Kazançta değil, kayıptayız.

     

    Çözülüş Yılları

    Bu tarihsel gezintiden tekrar özelimize dönelim. 1980’lı yıllar topluluğumuz açısından da ciddi imtihan yılları. Önlerinde akmakta olan ırmaklarla sınandılar. Büyük çoğunluğu kaybetti. Çok az bir azınlık tüm inadı ile ideallerinde tutunabildi. Düşmanın, şeytanın iğvası ile: “Davanın paraya, güce, iktidar imkânlarına ihtiyacı var.” anlayışına kapıldık. Çünkü ırmağın suyuyla bir şekliyle yüzleşilecekti.

    1980’lı yılların ortası idi. Bir iftar yemeğinde, çok değer verdiğim ilahiyatçı bir büyüğümüzün çok ciddi ve mümince bir ikazı olmuştu. İhtimal ki, bizim göremediğimiz dağın arkasındaki büyük tehlikeyi o görmüştü. Özetle dedi ki: “Kardeşlerim, görüyorum ki yurt çapında muazzam bir ticari gayretkeşlik içerisindesiniz. Kardeşlerime sorduğum zaman hemen hepsinin ortak cevabı, ‘Bu işler parasız olmuyor. Güçlü olmak lazım. Ancak o zaman irademizi icraya kadir olabiliriz. Bunun için açık kapı neresi varsa oraya girip güç terekkübü yapmamız lazım.’ şeklinde oluyor. Kardeşlerim, sizin en büyük zenginliğiniz ‘ihlâsınızdır’. Eğer onu kaybedersiniz dünyalık hiçbir zenginlik sizi hayra, rızaya ulaştırmaz. Bunun için endişeliyim.” diyerek konuşmasını hitamlandırdı”. Bu konuşma beni çarpmıştı. Adeta şok tesiri yapmıştı. Tehlikeyi haykırıyordu. Bundan sonra yaşadıklarımız bana hep o cümleyi hatırlattı; “En büyük zenginliğimiz; ‘İHLASIMIZDIR.’ eğer onu kaybedersek, dünyalık hiçbir şey bizi hayra, rızaya ulaştırmayacaktır.”

    Ey izan, insaf ve akil sahibi kardeşlerim, gelin şimdi bu acı muhasebeyi yapalım;

    Sizce bu ağabeyimiz haklı çıktı mı? Çıkmadı mı?

    ‘Çıkmadı’ diyebilecek bir babayiğit(!) var mı?

    İzan ve insaf sahibi var mı?

    Biz mi güce tahakküm ettik. Güç mü bize?

    Dünün kıt imkânları ile mi kazandık? Yoksa bu gün sahip olduğumuz servetlerle mi?

    Dün doğru olan neydi? Bu gün yanlış olan ne?

    Yanlış anlaşılmasın burada servet düşmanlığı ima etmiyorum. Tabi ki meşru usul ve yöntemle kazanılan her şey helâdır.

    Burada sorguladığımız şey; kazandıklarımız ‘dava’mıza hizmet mi etti? Yoksa ‘Dava’mı gücün hizmetine mi girdi?

    Kendimize şu suali sorduk mu sormadık mı?

    “Bunca yıl mücadele ettik. Sonuç ne oldu? Elde ne var? Koca bir hiç ! Ne servet sahibi olduk! Ne güç sahibi olduk! Ne de şan ve şöhret sahibi!”

    Bunları elde edenlerimiz akıllılarımız(!),bunlara erişemeyenlerimiz akılsızlarımız(!) oldu.

    Kimimiz çok kısa yoldan şan, şöhret ve makam sahibi oldu. Kimimiz ise garip, guruba sınıfına dâhil oldu.

    Bir araya gelmelerimiz ve hâlleşmelerimiz bile bu ölçüler ve apoletler üzerinden gerçekleşti. Kardeşlik gitti. Yerine aristokratik sınıflar geldi. İktidar imkânlarıyla semirenler başköşelere oturdular. Bunlar bizim ileri düşünceli ve akıllılarımızdı(!).

    Kazara bir araya geldiğimizde de; müstehzi bir bakışla; apoletsizlere: “Siz hâlen bizim bıraktığımız yerde mi otluyorsunuz? Bırakınız bu idealistlik ayaklarınızı dünya gerçeklerini görün, reel politiğin gerçekliklerini göz ardı etmeyin.” diye böbürlenerek, ağabeylik beylik lafını konduruyorlardı. Devam ederlerdi: “Arkadaşlar, aklınızı kullanın, geçmişte güzel günler yaşadık, tatlı bir arkadaşlık yaptık. O nostalji ki bu gün bizi bir araya getirebiliyor. O günleri hatırlayabiliyoruz. Ancak, bir daha bu günleri yaşamak mümkün değil.

    Neden?

    Çünkü artık çağımız değişti. 1960’ların soğuk savaş yıllarında değiliz artık. Küreselleşme çağındayız. Küresel siyasetlere bigâne kalamayız. Pragmatist düşünme zamanı. Aksi takdirde yerimizde sayıp dururuz.”

    Nasıl beğendiniz mi bu nasihatleri? Pür dikkat dinledik değil mi? Ne kadar hikmetli(!) sözler sarf etti değil mi?

    Bu meyanda Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali BARDAKOĞLU’nun, 2009 yılında bir iftar programında bahse konu problem hususunda Müslümanlara geciken bir uyarıyı seslendirdi. Şöyle demişti: “Aşırı dünyevileşmenin ve maddileşmenin altında dinî değerlerimiz kayboldu gitti. Mal ve mülk aslında paylaşma imkânıdır; ama biz hırslarımız sebebiyle mal ve mülkün altında kaldık. Biz, mal ve mülkü yönetecekken, makam, mevki bizi şekillendirdi. Sözün özü, dünyanın üzerinde yürümek için yaratılan insan, adeta dünyanın altında kaldı.” Haydi gelin bu tespite iştirak etmeyin. Sadece arkadaşlarımızın değil tüm ümmetin yaşadığı acı akıbet.

    Gelin bir de bu acı gerçeği efendiler efendisi insanlık paratoneri Hz. Peygamber’den dinleyelim: Gelecekte ümmetinin içine düşeceği muhataralı durumu haber veriyor: “Diğer milletler tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerine üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Resûlallah, o gün sayımız çok mu az olacak? Efendimiz (s.a.s) : ‘Hayır’ der. ‘Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat bu çoğunluğunuz bir akıntıya kapılmış çer çöp gibi olacak. Allah, düşmanlarınızın kalbinde sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de ‘vehn’ verecek…’

    Bunun üzerine sahabeler, tekrar sorarlar: ‘vehn’ nedir ya Resulallah? O da buyurur ki: ‘Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek’

    Şimdi gelelim bu hadis muvacehesinde ümmetin genelinden özelimizi analiz edelim. 

    1977-1978 yıllarından sonra içerisine girdiğimiz bu dönüşüm vetiresine baktığımızda, bir dönem için gerçek anlamda çer-çöp olup, beynelmilel Yahudiliğin ve onun emperyal yedeklerinin güdümündeki akıntıya kapılan millete istikamet kazandırmak, uğrayacakları muhtemel tehlikeleri haber vermek, dost-düşman konseptini kamil anlamda çerçevelemek, rehberlik etmek, kültürel ve sosyal bir inkilabı gerçekleştirmek suretiyle yeni bir medeniyet inşasına amelelik etmek olan bir hareketin mensuplarının kendileri çer-çöp olup, sağa ve sola savrulup, rüzgarlarını yitirdiler. Bunun üzerine de; fırsatı kollayan tüm yerli ve yabancı entelajansiyelerin üzerlerine üşüştükleri bir topluluk hâline geldiler. Toplum mühendisliğinin aktif mensupları, ellerindeki tüm vasıta ve yöntemleri kullanmak suretiyle çok kısa bir süre içerisinde hadiste ifade edildiği gibi bu toplulukları param-parça ettiler.

     

    Nerelere savruldular?

    Bir kısmı hızla evrilerek, iktidar erkinin imkân aralıkları arasına sızıverip, ırmağın suyuna dalıp, bir daha çıkamadılar. Adları büyüğe çıktı. İktidar imkânları ile palazlandılar. Bıraktıkları yerleri sadece nostaljik bir alan olarak hatırlamanın ötesine geçemediler. Hatta bir kısmı bu hatıratı bile defterlerinden sildiler. Çünkü hayatın bu yönü rahatsızlık verici idi. Ölümden ve ölüm sonrasından (vehn) çok korkuluyordu. Onları hatırlatacak her türlü hatıradan adeta nefret ediliyorlardı. Kendilerine hatırlatıldığı zaman: “Arkadaşlar bırakınız bunları, geçmiş geçmişte kalmıştır. Artık o günlere dönmemiz mümkün değil. Gerek de yok. Önümüze bakalım. Bakın arkadaşlar erken ayrılanlar, yani erken uyananlar(!) mesafe aldı. Bir yerlere geldi. Kimi milletvekili, kimi bürokrat, kimi büyük iş adamı oldu. Keşke daha önce ayrılmış olsaydık da belki de bu gün daha farklı bir konumda olurduk. Bırakınız eski idealizminizi, güce yaslanıp, yarınımızı inşa edelim.”

    Bu gurup gerçekten büyük sınavı kaybettiler. Kavurucu dünyevileşme rüzgarının önünde dayanamadılar. Irmağın suyundan kana kana içtiler.

    Dışımızdakiler ile içimizdekilerin bir kısmı için onlar çok akıllıydı, mevcut durumu çok çabuk gördüler ve geleceklerini yeniden inşa ettiler. Ülke ve ülke içindeki bölgesel yönetimlerde söz sahibi oldular.

    Bazıları da medya dünyasının şöhretli köşe taşları oldular. Eyvallah! diyelim ki, ‘bu arkadaşlar gerçekten çok yetenekli, çok akıllı idiler. Bu özellikleri nedeniyle de dış dünyalarında çok itibar gördüler ve köşe başlarına getirildiler. Bu arkadaşlarımız, bulundukları mekânlarda söz konusu yeteneklerini, becerilerini ortaya koyabilecekleri bir alan imkânı bulamadıklarından mecburen dış dünyaya yöneldiler.’ Şimdi gelelim can alıcı soruya: “Bu arkadaşlarımız gerçekten çok yetenekli, entelektüel düzeyleri itibarıyla Türkiye ortalamasının üstünde iseler, neden hiç birisi dün yaşadıkları hayat ve ideallerle ilgili olarak orijin üzerinden iz sürmediler? Boşlukta kalan arkadaşları ile birlikte mübarek bir mücadelenin yoldaşları olarak beraberce kaldıkları yerden devam edemediler de, hazır kurulu düzenlerin köşe başlarına yerleştiler?”

    Burada kimseyi özellikle işaret ederek suçlamak niyetinde değilim. Ancak, hiçbir kınayıcının kınamasından da çekinmeyerek, gerçeği de apaçık ortaya koymak gerekir. Bu güne kadar kuşdili ile eveleyip, geveledik. Ortamın nezahetini kaçırmayalım diye gerçekleri yutkunduk. Kimse imtihanı kaybettiğimizi yüksek bir haykırışla ortaya koyamadı.

    Yine yanlış bir anlaşılmayı daha bertaraf etmiş olayım; Hak ve hakikat kimsenin inhisarında değildir. Elbette dış dünyamızda da, Rızaya muvafık onca hareket, oluşum vardı. İnsanların tercihlerini kullanarak, bunlardan birisine intisap etmesine kimsenin diyebileceği bir şeyi olmaması gerekir. Kastımın ne olduğunu kardeşlerimin irfanına bırakıyorum.

    İkinci bir gurup var ki bunlar da ne yardan ne serden vazgeçmek istiyorlardı. Çünkü öyle bir rahleden ayrıldılar ki daha iyisini nerede buluruz telaşına düştüler. Kendilerine en yakın veya fıtratlarına uygun İslami toplulukların arasına dahil oldular. Sahip oldukları geçmişleri itibariyle bulundukları yerlerde çabuk fark edilir oldular. Bu da onları bulundukları topluluklar içinde rol ve söz sahibi kıldı. Bunlar kısmen dönüştüler ve kısmen de içinde bulundukları toplulukları dönüştürdüler. Bu özellikleri onlara oralarda daha rahat bir hayat ve gelecek hazırladı.

    Bir başka gurup ise, ayrılışlarından hemen sonra bir araya gelerek, uğradıkları haksızlık nedeniyle, mazlumiyetlerini ortak bir platformda toplamaya başladılar. Bir liderlik etrafında tekrar teşkilatlanmaktan ziyade, geçmişten tevarüs eden hukuklarını korumak, mağduriyetlerini dayanışma ruhu içerisinde gidermek, siyasette, iş dünyasında ve bürokraside yardımlaşmayı hedefleyerek, serbest, esnek bir organizasyon şematiği ile hayatlarını idame ettirdiler.

    Bir kısmı, mücadelecilik fetişizmi ile tekrar eski arkadaşlarını bir araya getirme ve tabir caizse yeni bir nüfuziyet alanı oluşturmaya çalıştılar. Ütopik düşünce aleminden bir türlü gerçeğe intikal edemediler. Hâlen bütün gayretlerini ve çalışmalarını bu konuya inhisar ettiriyorlar.

    Burada asıl olan keyfiyetten ziyade kemiyettir. Tabir caizse siyasi bir lobi olmaktır. Ancak, bu düşünce bile yüksek maharet gerektirdiğinden bir türlü realize edilemedi. “Ne yapıyorsunuz? Bundan böyle ne yapacaksınız?” suallerine karşılık olarak: “Hiçbir şey yapmıyor olsak bile; arkadaşlarımızı bir arada tutabilme başarısını gösterebiliyoruz.” diyorlar.

    Biz arkadaşlarımızı bir arada tutuyoruz! Hangi anlamlı yaşam etrafında?

    Hangi mübarek değerler etrafında?

    Geleceğe yönelmiş hangi ulvî amaç çerçevesinde?

    Dünyanın siyasal ve iktisadi imkanları bizleri cezbediyor, iştihamızı ve şehvetimizi kamçılıyor.

    Dolayısıyla ne kadar asker o kadar ekmek anlayışıyla arka bahçemizi sıkı tutmaya çalışıyoruz.

    “Ey insanlar, bakınız ve görünüz arkamızdaki gücü. İşte biz buradayız.” demek istiyorlar.

     

    Mücadelecilik Fetişizmi

    Mücadelecilik fetişizmi üzerine kurgulanan bir ilkel kabile anlayışı güdülmektedir. Geçmişte şu veya bu şekilde bir arada olduğumuz, ancak şu an anlam dünyalarımızda meydana gelen fay kırılmalarını görmeden hiçbir şey olmamış gibi lay lay lom yapmamız ne kadar nakli ve ne kadar akli?

    Hani tabir caizse ne olursan ol gel, yeter ki kıyısından, köşesinden bir mücadelecilik geçmişin olsun. Bu gün yaşadığın hayat, geleceğe dair beklentilerin ne olursa olsun. Birbirimize yardımcı olacağız. Dünyalıksa dünyalık, ahretlikse ahretlik (!). Her ihtiyaca cevap üretilir.

    Şimdi gelin izah edin; bunun düzeltilecek, tashih edilecek neresi var?

    Şoven, totem bir anlayışın neresini düzeltirsiniz?

    Bırakınız bu insanları, kendi hür iradeleriyle, akılları ile geleceklerini yeniden inşa etsinler. Nereyi tercih edecekse edecek. Belki de hesabilikten hasbiliği evirileceklerdir.

    İşte teslim olmuş bir kölenin, kana kana ırmaktan su içmiş birilerinin güçsüz, takatsiz ve mecalsiz kalmış hâlini tahayyül edin.

    Hani, ‘bundan böyle gidilecek bir kapım yok. Hem bu yaştan sonra hangi kapıya yönelebilirim ki gibi bir teslimiyet.’ Halbuki sözün muhteşem tılsımına bir teslim olsalar arayacakları kapılardan birinde rahmete bulacaklardır. O meşhur söz de bunu ifade etmiyor mu? ‘Bulanlar arayanlardır. Her arayan bulamayabilir.’ Bulmak da, aklı ve hikmeti devreye sokmakla mümkündür. Aksi taktirde durduğumuz yerde tekrarlarımızı yapıp, dururuz. Bir gün gelir bohçamızdakini de tüketmiş oluruz. Ve Allah korusun ötelere müflis bir tüccar gibi göç edip gideriz.

    Bir başka gurup ise, tutkulu platonik bir aşktan bir türlü kopamama sendromu yaşamaktadır. Ne olursa olsun bu yola baş koydum. Ölmek var, dönmek yok.

    “Dün neredeydik? Bu gün neredeyiz? Yarın muhtemelen nerede olabiliriz?” suallerine sağlıklı cevapların üretilemediği bir yolculuk.

    Üretimin durduğu, var olanın tüketildiği, sevda uğruna neleri kaybettiğini muhasebe etme mecali bulamayan kronik aşk hâli. Kendini yenilemek, yeni şeyler söylemek, sözün güzeline kulak vermek yerine, muhalif veya muarızlarının hata ve yanlışları üzerinden başarı inşa edilmeye çalışılan kronik bir siyaset hastalığı. Veya şöyle tasvir edilebilir; Hz. Ömer’in: “Peygamber ölmedi, öldü diyenin kellesini gövdesinin yanına koyarım.” dediği gibi bu arkadaşlarımız da: “Bize mücadele birliği öldü diyemezseniz. Diyenlerle mücadele ederiz.”

    Bir türlü şu noktaya gelinmedi: “Evet, bireyler ölümlü olduğu gibi toplumlar, cemiyetler, camialar ve devletler de ölümlüdür. Ölümlü olmayan Allah ve Onun Davası’dır. Burada geleceğe taşıyacağımız teşkilatın fiziki yapısı, şekli unsurları, kurumsal yapıları ve liderlikleri değildir.”

    Peki ya nedir? Yazımızın başında naklettiğimiz ayet ve hadisin anlam dünyasında kendimize yeni bir medeniyet kozası örmektir.

    Bireysel hayatlarımızda, nefislerimizde kaybettiğimiz bir mücadeleyi toplumsal anlamda nasıl realize edebiliriz? Nasıl aksiyona dönüştürebiliriz?

    Unutulmaması gereken en önemli hakikat; ‘dünyevi liderliklerin baki olmadığıdır’. ‘Baki olan insanlık paratonerinin risaletidir’. Bize düşen onun dışında bir ölçüye ve liderliğe mahkum olmamaktır.

    Dün düşüncemizin temel dinamikleri neydi? Bu gün ne?

    Peki o nostalji olarak andığımız, öykündüğümüz, ancak bir daha asla yaşamayacağımıza kati inanç getirdiğimiz hayat neydi? Kime benzemeye çalışıyorduk? Kimin izini sürüyorduk?

    Sahabî bir hayatı yaşamak noktasındaki kararlılık neden nostaljik bir anı olsun?

    Bunu hanginiz kabul edebilir?

    İflas bayrağını çekmeyen hangimiz?

    Peki, bir teşkilat mensubunun yirmi dört saati nasıl geçiyordu? Bunların boş vakitleri var mıydı? Yirmi dört saat davanın heyecanı ile dopdolu değil miydi? Bir günün saniyelerine neleri sığdırabiliyorduk?

    Yatmadan önce muhasebemizi nasıl yapıyorduk? Bu gün kaç kişiye davamızı anlattık? Kaç kişiyi davaya kazandırdık?

    Davamızın yayınlarını kaç kişiye ulaştırdık?

    Kardeşlerimize hizmet olarak hangi fedakârlıklarda bulunduk?

    Bu gün hayatımızı hangi güzel amellerle süsledik?

    İlmi, ahlaki, faziletli hangi kazanımları elde ettik ve kardeşlerimizle paylaştık?

    Yukarıda naklettiğimiz hadisin müjdesine ne kadar yaklaştık?

    Sahabeleşme yolunda hangi parametreleri geçtik?

    24 saati Allah ve Resulüne göre ayarlanmış inkılapçının hayat muhasebesi. Haydı gelin buna nostalji deyip, geçin.

    Bunun kâmil bir iman hareketi olduğunu inkâr edebilir miyiz?

    Zamanının en idealize edilmiş cemaatsel bir topluluk olduğumuzu inkar edebilir miyiz? Buna izan ve insafımız yol verir mi?   

     

    Bu Gün Ne Haldeyiz?

    Gelelim bu günümüze; bu gün ne hâldeyiz?

    Birey bazında değerlendirme yapamayacağımıza göre çoğunluk üzerinden bir genelleme yapma imkânı var.

    Kabullenmekte zorlandığımız bir gerçeği ifade ederek başlayalım; tarihsel bir olgu olan Mücadele Birliği 1980’den sonra tam bir dağılma süreci yaşamıştır.

    Tarihsel bir geçmiş olarak yine tarihin konuları arasında yerini almıştır.

    1980’den sonra mücadelecileri temsil iddiasında bulunanlar bunun kurumsal yapılarını inşa edememişlerdir ve bu anlamda bu iddia bu gün için gerçekliğini yitirmiştir.

    Çünkü Mücadele Birliği salt ideolojik bir toparlanış değildi. Basit bir STK’ da değildi. Kamil anlamda bir iman hareketi idi. O hâlde kaybettiğimiz bir teşkilat, bir tabela değil, kaybettiğimiz bize canlılık veren, bize dinamizm kazandıran hayat damarlarımızdı. Bu gün çoğumuz yarım yaşıyor. Bir kısmımız ölüm ile yaşam arasında git-gelleri yaşıyor. Azınlık diyebileceğim bir grup ise o gün yaşadıkları üzerinden doğru bir muhasebe yaparak, dersler çıkararak, Rabbine karşı kulluk görevini yapmaya devam ediyorlar.

    Arkadaşlarımızdan birisinin enfes benzetmesi: “Biz büyük bir teneffüse çıktık… Oradaki disiplin bizi sıkmıştı da ondan. Sınıfa girme zili artık hiç çalmayacak da ondan…”

    Evet, kelimenin tam anlamıyla arkadaşlarımız 1980’den sonra sonu belli olmayan büyük teneffüse çıktılar ve bir daha da rahlenin başına geçmediler. Mahdut bir sayıyı geçmeyecek kadar bir azınlık bireysel iradeleri ile tekrar ders başı yaptılar.

    Bir kısmı kurulu halkalardan birisine yanaştılar. Bir kısmı de evinin bir köşesini dershane ve mescit hâline getirdiler. Eşiyle, çocuklarıyla burada yeniden ders başı yaptılar.

    Ancak, öyle bir rahleden ayrıldık ki, hiçbir şey bize eskinin samimiyetini, ihlasını, derinliğini unutturamadı.

    Peki, o gün yaşadığımız ve öykündüğümüz değerlerimizi bu güne nasıl taşıyabiliriz?

    Evvel emirde bir arkadaşımızın -benim de âcizane paylaştığım- önemli bir tespitini nakletmek istiyorum: “Toplumsal hareketler kendi orijinleri üzerinde derine kök salarlar. Bununla anlam kazanırlar. Bu misyonları ile çevrelerinde kabul veya ret edilirler. Sonradan şu veya bu sebeplerle meydana gelen aks değişiklikleri veya eksen kaymaları, kazalara, hormonal bozukluklara ve hastalıklara sebebiyet verirler.”

    Kendi özelimizde de yaşadığımızın bu olduğu kanaatindeyim. Çıkış noktamız, neden var olduğumuz, hangi mübarek amaçlar için teşkilatlandığımız, çıkış manifestolarımızda açıkça belirtilmişti.

    Yaşadığımız hayatın kodlarını konjonktürel bir gelir-geçer değerler manzumesi olarak görüyorsak denilecek bir şey yok demektir.

    Haşa! O zaman yukarıda bir bakıma amentümüzü oluşturan “ayet ve hadis”in de anlam dünyamızda hükümsüz kaldığına kanaat getirtmek lazım.

    O gün için basit bir sosyo-kültürel hareket değildik. Kamil anlamda inkılapçı bir kadro hareketi idik. Bütün hayatımızı buna göre tanzim ediyorduk.

    Zaten dünyalık hiçbir menfaat ve çıkar için bu sıkıntılara katlanılır mıydı? Hayatını vakfetmeye değer miydi? Yukarıda sorduğum gibi bizler zeka özürlü müydük? Yoksa toplumun zeka ortalamasının çok üstünde zekaya sahip elit bir kadro muyduk?

    Hiçbir vicdan sahibinin bu hakkı teslim etmeyeceğine ihtimal vermiyorum.

    Yüksek bir disiplin ve eliminasyonla ihata edilmiş bir hareket için aksini düşünmek mümkün değildir.

    Bu gün için böyle bir teşkilatlanmaya ve ruha ihtiyaç var mı?

    Bu soruya doğru bir cevap vermek için bütün ön yargılarımızdan, kabullerimizden, alışkanlıklarımızdan, enfüsi duygularımızdan sıyrılmak lazım.

    Seküler anlayışın, reel-politiğin bütün dayatmalarını reddederek, Kur’an ve Sünnet merkezli, yeni bir medeniyet tefekkürü ile soğukkanlı bir şekilde, kınayıcıların kınamalarında çekinmeyerek soruya yaklaşalım.

    Bu gün, biz, eşlerimiz, çocuklarımız, çevremiz, toplumuz ne hâldedir. Hangi hâllerle hâllenmişler? Büyük resme dikkatle bakalım. Ne göreceğiz?

    İçerisinde geçmekte bulunduğumuz siyasi, ekonomik, kültürel krizlerin insanımız üzerinde önemli ekonomik, sosyal ve psişik travmalar oluşturduğu bir vakadır. Güven bunalımı diye tanımladığımız sosyal olgunun itimatsız bir toplumun kop koyu iklimini hâsıl ettiği artık kör gözlere ve sağır kulaklara kendini tüm etkileriyle hissettirdiği izahtan varestedir. İktisadi ilişkilerin, tüm sosyal hayatı boyadığı dünyamızda, ekonomik değerlerin, insanın bütün kutsal değerlerinin başı ve insanın efendisi olma yolundaki başlayan bu gidişi, bundan böyle daha keskin ve daha acımasız bir bakışla bakacaktır bize. Muamelatlarımız dünyevileşmiştir. Günlük ihtiyaçlarına göre hayatını planlayan, bunun ötesini bir fantezi, bir lüks olarak gören bir homo-economicus insan numunesi ile karşı karşıyıyız.

    Eskiden dost-düşman safları belliydi. Düşman kaviydi. Bunun karşısında biz de kavi olmak durumundaydık. Hâlbuki bu gün öylemi?

    Görüntüde her şey ama her şey yolunda gidiyor, değil mi?

    İktidarın tüm kadroları bize benzemiyor mu? Bizim rengimizle boyalı değiller mi?

    Bu sorulara ‘Evet’ diyebiliriz. Haksız da değilsiniz. Şeklen öyle.

    Peki, ruhen öyle diyebilir misiniz?

    İçi boşaltılmış ve yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız bir toplumla karşı karşıyayız.

    O gün için savrulmuş, şaşırtılmış, kandırılmış, köleleştirilmiş bir toplumun karşısında ‘UYAN MİLLETİM’ diye haykırarak, çıktık. Ona gerçekten rehberlik ettik. Hayatın gerçeğini belletmeye çalıştık. Dost ve düşmanı tanıtmaya çalıştık. Bu milletin evlatlarını geleceğin medeniyet inşasına hazırladık. Gerçek bir mü’min, gerçek bir mücahit ruhu ile istikametlendirmeye çalıştık.

    Aslı görevimiz, tebliğ etmek, müjdelemek, uyarmak ve ikaz etmek olmuştur. Bu milletin gökyüzündeki cihet gösterir yıldızları olmuştuk. Yani kelimenin tam hakkı ile bu garip milletin rehberleri olmuştuk. Dinde, kültürde, sanatta, edebiyatta, siyasette, kısaca hayatın tüm alanlarında rehberlik etmekti. Daha sonra millet adına katlanılan fedakarlıkların çoğuna örneklik ve rehberlik etmiştir.

    Bu gün içi boşaltılmış da olsa bu ülkede iktidar olanlara (siyasi, iktisadi, beşeri) kuluçkalık yapmıştır. Hiçbir tarihçi yaşanmış bu kahramanlık dönemini es geçme lüksüne sahip değildir. O gün gündemlediğimiz bütün problemler hâlen bu ülkenin önemli meseleleri olarak yerlerini koruyorlar.

    Peki, bundan böyle ne yapmamız lazım?

    Evvel emirde, bazı arkadaşlarımız için müzmin, kronik bir hastalığa dönüşen ‘mücadelecilik fetişizminden’ kurtulmak gerekir. Burada önemli olan iyi bir ‘mücadeleci’ olmak değil, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde iyi bir mü’min olmaktır.

    Yine mücadelecilik fetişizmi üzerinden neşv-u neva bulan bazı STK’ların yöneticilerinin arkadaşlarını bir noktada tutmaya, arka bahçelerini güçlü tutmaya yönelik kuruntulardan, heveslerden vazgeçip, onların samimi duyguları, iyi niyetleri üzerinde dünyaya dair projeler geliştirme, hesaplar yapma gibi tul-i emelde bulunmamaları, arkadaşlarının daha iyiye, daha güzele erişme noktasındaki arayışlarının önüne geçmemeleri, ‘bulanlar arayanlardır’ gerçeğinin önünde bariyer olmamaları, ahretleri anlamında ağır sonuçları doğurabilecek bir aksiyon içerisine girmemeleri, acizane arkadaşlarıma yapabileceğim en önemli uyarıdır.   

    Aksiyon sahipleri, dalgaların ve rüzgarın önünde sürüklenmez ve insanlık kervanın ardında kuyruk olmazlar.  Onlar varlıklarını kainata, insanlığa ve medeniyete yön vermekle anlamlandırırlar.  İnsanlığa rehber olarak medeniyete güç veren onlardır.

    Çünkü onlar büyük bir davanın aksiyonerleridirler ve gerçek ilmin varisleridirler. İnsanlığın ve insanımızın gidişatından kendilerini sorumlu tutarlar.

    Başkalarını takip ve taklit etmek onlara yakışmaz.

    Onların yeryüzündeki misyonu; ‘Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.(Enfal:39)’ayeti hükmünce bir hayat sürmektir. Bu anlamda aksiyon sahibi; irşatçıdır, inkılapçıdır, liderdir. Yön ve istikamet kazandırandır. ‘Emr-i bil-maruf nehy-i ani'l-münker’ yapandır.

    Eğer yeryüzü bütünüyle karanlıklara gömülse bile o, zamana ve konjonktüre teslim olmayandır. Son nefesine kadar mücadele edendir. Allah’ın hükmü tecelli edinceye kadar cihat edendir.

    Yeryüzünün doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün insanlığın dertlerine ve problemlerine ortak olma mesuliyeti taşırlar.

    Dünya üzerinde yollarını kaybetmiş milletlerin önüne düşüp, onları gerçek dine ve doğru yola kavuşturma vazifesi ile kendilerini görevli addederler.

    Allah’ın indirmiş olduğu hidayet ve furkanın ışığında zifiri karanlıklardan fildişi caddeye çıkarma misyonu taşırlar.

    Bu günkü İslam dünyasını kasıp kavuran en tehlikeli hastalık; dünyevileşme temayülüdür. Dünyaya ait olan her şeye aşırı değer verip, her şeyi orada aramak, mide bulandırıcı hadiseler karşısında kayıtsız kalmak, tepkisiz durmaktır veya daha kötüsü olup bitenleri içselleştirmektir.

    İslam bir üstünlük akidesidir. Onun karekteristik özelliği; kendine bağlananların kalbini her türlü enfüsi düşünceden, gururdan ve kibirden arındırarak, yüksek bir itminan şuuruna eriştirmektir.

    Şimdi de Rabbimizin ayetleri ve İnsanlık Paratonerinin hadisleri ile yazımızı hitamlandıralım.

    Rabbimiz; ‘Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü nehy edesiniz ve Allah’a inanırsınız…’(Âl-i İmran;110),

    ‘Ve böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye…’ (Bakara:143)

    ‘Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.’ (Maide:8)

    ‘Müminler o erler ki Allah'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler.’ (Ahzap:23)

    Hadiste de Hz. Peygamber; “Ümmetimden bir gurup kıyamate kadar hakkı ayakta tutacaktır. Muhâlefet edenler ve yardımlarını kesenler, onlara asla zarar vermeyeceklerdir.”(Buharî, İtisam, 10)

    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Âl-i İmrân, 110)

    “Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 103)

    Rasûlullah (sav) buyurdular:

    “Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve ashâbından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir; kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarcığı da bulunmayanda hardal tanesi ağırlığında bile iman yoktur.” (Müslim, Îmân 80)

     

    Rasûlullah (sav) buyurdular:

    “Kıyâmet günü Allâh Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için, bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhâfaza edeceğim.”     (Müslim, Birr, 37)

    Rasûlullah (sav) buyurdular:

    “Allah, bir kuluna hayır murâd ettiğinde onu insanların ihtiyaçlarını karşılama yolunda istihdâm eder.” (Süyûtî, II, 4/3924)

    İlgi Yazım: www.kutupyildizi.org.tr/koseyazilari/eyvah-ki-hem-de-ne-eyvah.html

     

    Not. Okuyuculara istirhamım: Yazıyı okuyan arkadaşlarımız değerlendirmelerini, eleştiri ve tenkitlerini bu yazının sonundaki yorum hanesine yazabilecekleri gibi benim mail adresime de gönderebilirler. İnşaallah gelecek bütün değerlendirmeleri tekrar analiz edip, yeni bir yazının konusu veya bir kitapçık haline getirmek mümkün olacaktır.

    Ayrıca, bu değerlendirmemde şahıs ve kurum ismi zikretmemeye özel itina gösterdim. Birilerini özellikle ima etme gibi gayret içerisinde de olmadım. Ancak, hiçbir kınayıcının kınamasından da çekinmeyerek, kendi düşünce dünyamın el verdiği imkan ölçüsünde kendimce doğrularımı yazmaya çalıştım. Bilenlere tekrar olacak; o gün sahip olduğumuz iman kaidesiyle; ‘tenkit edeceklerimiz şahıslar değil, düşünüş tarzı ve harekettir.’ Ben de bunu yapmaya çalıştım. Yanlış, isabetsiz değerlendirmelerim olmuşsa, peşinen herkesten helallik diliyorum. Bu anlamda gelecek değerlendirme notlarını da, şahıslara ve kurumlara yönelik herhangi bir hakaret ve tezyif edici ifade olmamak şartıyla hiçbir komplekse kapılmadan paylaşacağımı da şimdiden taahhüt ediyorum. Amacımız bağcı dövmek değil, üzüm yemektir. Söz bizden inayet Rabbimizden.  

    Fahrettin DAĞLI

    fahrettindagli@gmail.com


     

    Kaynak :
    Bu Haber 4042 defa okunmuştur.
 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Misafir
25 Ocak, 2014
Mehmet Mutluoğlu

Yazınızı ve Değerli dostlarımızın yorumlarını okudum. Son derece istifade ettim.

Söylenecek, konuşulacak çok şey var şüphesiz... Ama şimdi iş zamanı, salih amel zamanı, aksiyon zamanı... İnanın bizim ayrılan arkadaşlara ihtiyacımız var; onların da bize... Ayrılanların dönmesi tabii kendilerine oldukça zor gelecektir. Geldiklerinde yeni ekiplerle çalışmak ondan da zor olacaktır belki... Ama fatihin dediği gibi fethin parolası: "İmkansızı başarmak." Çünkü biz ahidleşmiş, yeminleşmiş, sözleştik..Liderimiz de belli, rehberimiz de mürşidimiz de... Başımızda bizim en aciz hizmetkar bir liderimiz olur seçtiğimiz. Doğrularda onunla, olur, yanlışlarında ikaz ederiz, yanlışlarında ısrar ederse kılıçlarımızla düzeltiriz. Yeter ki ortaya koyduğumuz fikir, ilmi, akli ve de nakli delillere dayansın..Sayın genel Başkan İstişare etmiyor diyor kimi arkadaşlarımız: Bir kongrede :" Biz de biraz yalan, biraz haram, biraz hile yaparak iktidar olalım mı?" diye sormuştu hatırlayalım .Hep bir ağızdan imanla haykırdık hatırlayalım "HAYIRRR" diye. "O zaman bu iş zordur, çilelidir, mahrumiyetlerle doludur. Sonuna kadar benimle var  mısınız?" sorunca bizler hep bir ağızdan " EVET" diye haykırmıştık. Daha nice zamanlarda nice istişareler ve nice kararlar... 1978 istişaresi ve kararlarını hatırlayalım dostlar... Bu Hz. Ömer yöntemi İstişare ve karar almadır dostlar... Hareketimiz baştan belli kadrolaşma, kitleleşme, devletleşme... Kitleleşmeye gelince 1978'den itibaren açıktır ki bizi her defasında tırpanladılar. Arada yüzde 99 samimi olan arkadaşımız da gitti. 1978, 1992,2002. Ondan sonra iş kolaydı artık bizi diskalifiye etmek isteyenler için...Biz artık kendi kardeşlerimizle uğraşacaktık.

Onlar da belli dünyalıklar için zaman zaman oltayı attıkları arkadaşlarımızı alacaklardı. Neyse olayı anlatışımda isabetli olan olmayan olabilir... Ama biz biri birimize lazımız.. Ama o önceki halimiz ve heyecanımızla... Şimdi yok mu biz de o heyecan... Gelecek bir çocuk gibi yeniden başlayacağız. Bunu yapamazsak şimdiye kadar ne yaptığımızı fark etmeden o veballe helak olur gideriz diye düşünüyor; Mevlam yar ve yardımcımız olsun dualarımla hepinize en kalbi selam, sevgi, hürmet ve muhabbetlerimi iletiyorum...

Baki Huda'ya emanet olunuz... 

Misafir
23 Ocak, 2014
Ertuğrul Çaylar
 Sayın Fahrettin bey,
      Yazınızı bütün yazar çizer ve halkımıza büyük bir hizmet  olarak algıladım. Doğru bir portre, yakın tarihe objektif ve de doğru bir bakış açısıya değerlendirme. Bu bakış açısı ile geçmişi değerlendirmek, milletimizle birlikte dünya insanlığı için de fayda verecektir. Selamlar.
Misafir
22 Ocak, 2014
Hikmet Özdemir
Ciğerim sızladı desem,eksik kalır.78 den beri sarhoşum.
Misafir
20 Kasım, 2012
ABDULLAH KİRAZ
YENİDEN MİLLİ MÜCDELEYİ BİR DEVRİN KUTUP YILDIZI YAPAN BİNLERCE KİŞİYİ EĞİTEN,TERÖR BELASINDAN KORUYAN SİYSETİN KUTUP YILDIZI BİLGE LİDERİN İSMİNDEN BAHSETMEKTEN NEDEN KORKUYORSUNUZ.HERHALDE YAZINIZIN İLERLEYEN BÖLÜMLERİNDE BAHSEDERSİNİZ.
Misafir
10 Kasım, 2012
SELAHATTİN GENÇ
KARDEŞİM BU HAREKETİN LİDERİ TEORİSYENİ YOKMUYDU.YOKSA GÖKTENMİ YÖNETİLİYORDU. LİDERİNİZDEN BAHSETMEKTEN  NİYE KORKUYORSUNUZ.YAŞADIĞINIZ HERGÜZEL ŞEYİN ARKASINDA LİDERLERİN BÜYÜK ROLÜ VARDIR. SAYIN EDİBALİ MACERACI BİRİ OLAYDI  GÖRÜRDÜNÜZ ŞAMI  HALEBİ.............