• Aldatıcı Dünya Ve Can Alıcı Sorular

    Aldatıcı Dünya Ve Can Alıcı Sorular





    05 Eylül 2012

     

    Yaklaşık bir aydır ‘İslamcılık’ kavramı çerçevesinde bir tartışmadır sürüp gidiyor. Tartışmanın doğuşu ve ekseni daha ziyade ‘dünyevileşme’odaklı.

    İlgili ilgisiz birçok kalemin tartıştığı, müzakere ettiği konunun ehemmiyeti önümüzde önemli bir mesele olarak duruyor. Hem de çok çetin bir mesele.

    Bazen kendi kendime: “Eli kalem tutan bütün Müslümanlar diğer tüm konuları bir kenara bırakarak, bu probleme yoğunlaşsınlar. Çünkü bu mesele varlık ve beka meselemizdir. Yeryüzünde yaşamanın varlık sebebedir. Ya adam gibi oturup, bu meseleyi enine boyuna tartışıp, bir yere konumlandırıp nereden nereye savrulduğumuzu tespit ederiz. Tedbirlerimiz alırız ya da mukadder olacak acı sona hızla yuvarlanırız.” diyorum.

    Konu ile ilgili yazılarda öyle bir üslup kullanıyoruz ki anlayıp kavrayabilene aşk olsun. Akademik üslup, batılı terminoloji iliklerimize kadar sinmiş. Sekülerizmi eleştiriyoruz. Onun içinde gizlenmiş olan dili ıskalıyoruz.  Hâlbuki “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın” diyen bir kültürün çocuklarıyız.

    Maksadımız nedir? Muradımız nedir?

    En yalın, en naif ifadesi ile nasıl anlatabiliriz?

    Entelektüel kompleksin içinde bu kadar debelenmeye gerek var mı?

    Ana soru şu: “Çok uzağa gitmeye gerek yok. Beş, on, on beş, yirmi, otuz yıl önce ne haldeydik, bu gün ne haldeyiz?

    Soru basit. Elbette cevaplar onlarca, yüzlerce olacak. Herkes kendi penceresindeki, zihin ve idrak dünyasındakini izah etmeye çalışacaktır.

    Bu anlaşılır. Burada önemli olan soruyu doğru koymaktır.

    Doğru soru; ‘İslamcılık nedir ne değildir?’ ‘Müslümanlık mı, İslamcılık mı?’ ‘İslamcılığın bu günkü seyri nedir?” sorularına mı odaklanalım? Yoksa “Bugün millet olarak Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayatın neresinde bulunuyoruz?” sorusuna mı odaklanalım?

    Frenkçesi ‘sekülerleşme’, Türkçesi ‘dünyevileşme’ olan bu acı akıbetin muhatabı mıyız, değil miyiz? Oturup bunu düşünüp, konuşalım.

    10-20-30 yıl öncesi ile kıyaslayalım. Dün neredeydik? Bu gün neredeyiz?

    Bu soruya birileri hemencecik cevabı yapıştırabilir; ‘Kıyas bile edilmez. Dün çoğumuz fakir, fukara, guruba takımındaydık. Ezilen, horlanandık. İnancımızı gereği gibi yaşamak konusunda önümüzde onca engel vardı. Hak ve hürriyetlerimiz alabildiğine kısıtlanmıştı. Bin bir zülüm, işkence. Nasıl kıyaslanabilir?’

    Böyle bir cevaba peşinen hayır demek mümkün değil. Çünkü son soru hariç söylenenlerin hepsi doğru. Bu olumsuzlukların hepsi varitti.

    Bu gün hemen hemen bu olumsuzlukların hepsi zail oldu. Peki, biz dünkü ‘biz’ miyiz? Haydi gelin bu çetin soru ile kendimizi muhatap kılalım. Kıvırmadan, eğmeden, bükmeden cevaplandıralım.

    Diyeceksiniz; Dün şu kadarcıktık, bu gün bu kadar.

    Dün şu kadar zenginimiz vardı, bu gün bu kadar.

    Dün bir elin parmakları kadar finans-banka kuruluşmuz vardı. Bu gün neredeyse piyasaya hâkimiz.

    Dün çocuklarımızı göndereceğimiz, emin olacağımız okullarımız, eğitim kurumlarımız yoktu, bu gün bu kadar.

    Dün şu kadar medya kuruluşuna sahiptik, bu gün bu kadar.

    Dün Kur’an öğrenmenin, öğretmenin önünde bu kadar engel vardı, bu gün her köşe başında bir Kur’an Kursu bulunuyor.

    Devlet bürokrasisindeki temsiliyete bakın, dün ne kadardı? Bu gün ne kadar?

    Bunların da hepsi doğru.

    Eee peki yanlış nerede? Her şeyimiz var ama asıl olanı, bizi şerefli kılanı kaybettik. Sahip olduğumuz zemini kaybettik.

    Şimdi de ben sıralayayım:

    -Sizleri sabah namazına kaldıran çocuklarınız var mı?

    -Haydi baba ezan okunuyor, cemaate yetişelim diyen çocuklarınız var mı?

    -Sizin devam ettiğiniz derneklere, vakıfları, dergâhlara devam eden çocuklarınız var mı?

    -Hayatı yaşarken, helal-haram’ı büyük bir itina ile yaşayan çocuklarınız var mı?

    -Çocuklarınızı hayata hazırlarken öncelikleriniz nedir? Dünyalık mı? Ahiret mi? Çocuğunuzun, prestijli bir meslek, iş sahibi olması mı, yoksa erdemli bir Müslüman olarak yetişmesi mi?

    -Çocuğunuz mesleğini seçerken sizin empozisyonunuz dünyaya mı? Ahrete mi?

    Yanı şunu diyebiliyor musunuz:“Evladım, bu gün ümmetin ihtiyacı şudur, o ihtiyacı karşılayacak bir mesleği tercih et.”diyebiliyor muyuz?

    Kız çocuklarımıza bile meslek tercihi yaptırırken seküler düşünce ve endişelerle hareket ediyor muyuz etmiyor muyuz? Bir mümine hanım için icrası zor ve riskli olan ancak maddi getirisi yüksek olan bir mesleği tercih etmesinde önceliği nedir? Kızımız bu mesleği icra ederken imanını, iffetini, mahremiyetini gereği gibi korur mu, korumaz mı? Kuracağı yuvada eşi ve çocuklarına karşı olacak görevleri gereği gibi yerine getirir mi getirmez mi? Bunlar bizim endişelerimiz mi değil mi?

    -Elimizdeki imkânların ne kadarını bu hizmetlere adamaya hazırız?

    -Çocuğumuzu işe yerleştirirken, izlediğimiz yol ve yöntemin adil, helal ve haram olduğuna ne kadar dikkat ediyoruz?

    -Çocuklarımızın flörtleri var mı? Bu arkadaşlıklara hoşgörü ile bakıyor muyuz?

    -İzdivaç yapacakları eşler konusunda, Salih/Saliha olması yönündeki tercihlerini birinci sıraya koyabiliyorlar mı?

    -Evlilikleri, düğünleri, seromonileri ile ilgili tercihlerde olmazsa olmazlarımız var mı? Yoksa ne yapalım elimiz mahkum, yapacağımız bir şey yok diye mevcuda teslim mi oluyoruz. Hiçbir şey yapmıyor olsak bile irademizi aşan hususlarda üzüntü duyuyor muyuz? Buğuz ediyor muyuz?  

    Bu soruları çoğaltabiliriz. Ancak, bu kadarının meramımızı ifadeye kifayet ettiği kanaatindeyim.

    Niye soruları çocuklar üzerinden sordum? Çünkü değişimin en önemli göstergesi çocuklar. Yarının taşıyıcısı çocuklar. Kur’an da ne güzel talim buyurulmuş: "Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!”

    İslami hassasiyetleri olduğuna kanaat ettiğim bir özel ilköğretim okulunun idarecisine sordum: “Beş-on yıl öncesine kıyasla nasıl bir öğrenci profili ile karşı karşıyasınız?”

    Verilen cevap her şeyi izah ediyordu: “Her geçen yıl bir önceki yılı aratıyor. En büyük değişim kız öğrencilerimizde yaşanıyor. Biliyorsunuz toplumların medeniyet taşıyıcıları ağırlıklı olarak kadınlardır. Onlardaki olumlu veya olumsuz gelişme gelecek ile ilgili resmi görüntüler.”

    Yine bir özel kız öğrenci yurdunda rehberlik-ablalık yapan bir hanım kardeşime üniversite eğitimi yapan kızların durumunu sorduğumda, bin bir ah işittim; eskiden yurdumuza gelen kızlar için ablaları birer anne, mürebbi, sığınacakları bir limandı. Bu gün ise odalarına çekilerek, cep telefonları ve bilgisayarlarının sanal dünyasına hapsediyorlar kendilerini. Abla-rehber ihtiyaçları kalmadı artık. Dünyaları değişti. Bu nedenle yeni gelen kızlarımıza rehberlik yapacak yetişmiş abla bulamıyoruz. Çünkü artık yetişmiyor. Üniversitede okuyan kızlar için beklenti; bir an önce okulumu biteriyim, iş, aş sahibi oluyum, hayatımı kazanayım anlayışı.

    Yanı adanmışlık ölmek üzere…

    1970-80 ve 90’lı yıllarda tesettüre bürünmenin bir hanım için ne kadar zor olduğunu anlatmaya gerek var mı? Önemli sayıda hanım kardeşimizin bunun için ne bedeller ödediklerini ifade etmeye, örneklemeye gerek var mı? Her vesile ile zulmünü andığımız 28 Şubat’ın birinci hedefi bu hanım kardeşlerimiz değil miydi?

    Peki, bu gün tüm engeller kalkmış durumda, acaba aynı hassasiyetler devam ediyor mu? Bu gün bir engelle karşılaşılacak olunursa acaba kaç kişi direnebilir? Dünya-ahiret tercihi karşısında kaç kişi dik durabilir?

    Elbette büyüklere de sorulacak sorular var:

    -Bu gün ilayı kelimetullah adına ne yaptım? Kaç kişiye tebligat görevi yaptım? Hasen hangi amelim oldu?

    -Bu gün çocuklarıma getirdiğim, sofralarına koyduğum lokmaların kaynağı ne kadar helal-haram?

    -Marketten aldığım yiyeceklerin, içeceklerin ne kadarının helal-haram olduğu endişesini taşıyorum?

    -Namaza, mescide giderken aile efradımızı beraberimizde götürebiliyor muyuz? Gece yarılarında: “Haydin ehlim kalkın Peygamber emaneti teheccüdü kılalım.” diyebiliyor muyuz?

    Ailemizle, çocuklarımızla evlerimizde Kur’an, hadis, siyer sohbetleri yapabiliyor muyuz?

    Duruşumuzla, muamelatımızla bir örneklik oluşturabiliyor muyuz?

    Neslin Müslümanca yetişebilmesi için ne kadar fedakârlığa katlanabiliyoruz?

    Endişelerimizin ne kadarının dünyaya, ne kadarının ahrete ait olduğunun muhasebesini yapabiliyor muyuz?

    Haydi yüreğimiz varsa buyurun bu sorulara cevap vermeye.

    Bu soruların hepsine değil çoğuna olumlu cevap veren kardeşlerimi kutluyorum? Ancak büyük bir çoğunluğumuzun bu konuda sınıfta kaldığı kanaatindeyim.

    Yanlış mı düşünüyorum? Cevap bekliyorum.

     

     

     

     

    Kaynak :
    Bu Makale 517 defa okunmuştur.
 
 
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız: *
Yorumunuz:
Güvenlik Kodu:
Misafir
07 Eylül, 2012
Galip YILDIRIM
Selamün Aleyküm; Sevgili üstadım dedikleriniz doğru ve yüzde, yüz katılıyorum. Sadece eleştirilerin adres dağılımı konusunda iki kelam ederek katkı sunmak ve görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bismillahirrahmanirrahim; Topluluklar, koloni, azınlık olarak hayatlarını sürdürdükleri yerlerde birbirlerine olan beşeri, etnik, inanç, kültür ve medeniyet bağları oldukça sıkı ve disiplin içinde yürütürler, veya asimile olurlar, çünkü üzerlerindeki baskı bu topluluğu ya bahse konu olan değerleri koruma refleksini geliştirir yada asimile eder, üçüncü bir yol daha vardır takiyye yaparak uygun zemin ve iklim beklerler. Bunu şunun için anlattım kısa ve öz olmasına dikkat ediyorum tafsilatı bilginiz dahilinde olduğu için size karşı anlatmaktan teeddüp ederim. Mekke imanıyla, Medine imanı mukayese yapılabilir. Konuya dönersek, İslam"ın makasıdü"ş-şeria diye ifade edilen (Dinin gayeleri) beş gayesi vardır. Bütün Peygamberlerin, Kitapların gönderiliş sebebi bu beş gayeyi  korumak içindir. Daloyısıyla bizim yeryüzünde bulunuş sebebimiz, kurum ve kuruluşumuz, makam ve mevkimiz ne olursa olsun bu beş gayeyi  korumak içindir. Neticesinde ibadet etmiş oluruz. Çünkü Mevlamız bizi kendisine ibadet etmek için yaratmıştır. İbadet ise bu beş gayeyi korumakla olur. Bu esaslar Din, Akıl, Can, Mal ve Nesil emniyetidir. 150-200 yıllık geçmişimize bakarsak bu gayelerin hayatımızda sık, sık önceliklerinin değiştiğini görürüz. Yoğun ve kademeli olarak 100 yılı ise önceliklerimizin bu gayeler olduğu konusunda ciddi tartışmak gerekir. Son 100 yılda İslam coğrafyasında cereyan eden seküler hayat tarzı bu gayelerin bırakın öncelik sırasına girmesini, bu gayeleri yok saymak, zihinlerden çıkarmak için kurgulanmıştır. Çünkü seküler hayat tarzı materyalizmi inşa eder. Detaya girip sıkıntı vermek istemiyorum.  Mevcudu ifade edersek bu nesil bir önceki kuşakların ürünüdür. Çünkü biz ve bizden önceki kuşakların öncelikleri Dinin gayeleri olan umdeler değildi. (İstisnalar vardır temkinli konuşalım) Fiziki anlamda mağlup olduğumuz günden beridir 100-150 yıldır İslam coğrafyasına biçilen rol eylemlerimizle söylemlerimizin aynı olamasına itina ile dikkat edilmiştir ve özümüzde din olmamasına özellikle dikkat etmişler. Ukubat ve Muamelata taalluk eden her konuyu hayatımızdan özellikle çıkarmışlar. Oysa Ukubat ve Muamelatın dayandığı temel Dinin gayeleri olan beş esastır. Bu gayeler olmayınca diğer İman, İbadet ve Ahlak esaslarını anlamlandırmak zordur. Din; Ukubat, Muamelat, İman, İbadet ve Ahlak Kurallarıyla bir bütündür. Kısmi din sekülerdir. Din eksiklik ve fazlalık kabül etmez. Bize 100-150 yıldır eksik din yaşattılar ve Allahsız alanlar oluşturdular. Bizler toplum olarak bunlara çabuk alıştık. Çünkü servis edilen din bizden fazla bir şey istemiyordu ve dinin sınırlarını bizim nefsimize göre oluşturacağımız şekilde dizayn edilmişti. Bizlerde nefislerimize uyarak buna alıştık. Dolayısıyla nasıl bir nesil bekliyorduk ki, olması gereken olmuş, amiyane tabirle bu malzeme ile bu ürün çıkar. İman var tafsili değil, İbadet var içi yok, Sohbet var malayaniden geçilmiyor, Tasadduk var riyasız değil, Sevgi var aşk değil. Hülasa bütün dengeler bozuk hiç bir taş yerinde değil. Peki sebebi nedir. Seküler hayat tarzı Allahsız alanların oluşmasını beraberinde getirir. Oysa cenab-ı Hak "Vehüve Ala Külli Şey"in Kadir" buyuruyor yani Allah Her şeye kadirdir ve herşeye karışır. Hayatımızın bütün alanlarına Allah"ı karıştırmamız gerekir. Oluşturacağımız her Allahsız alan bizi sekülerliğe, materyalizme yaklaştırır ve o oranda Allahtan uzaklaştırır. Acizane problemin müteselsilen geçmiş ve mevcut kuşaklardaki zaafiyetler tespit edilip yeniden bir dirilişe, nefisleri hesaba çekerek yeniden bir iman kuşanmaya, Devlet başta olmak suretiyle sorumluluğu olan her kurum, kuruluş ve bireylerin mevcut zemini kullanarak  iklimi iyi değerlendirerek, kimin yanında ne gücü, meziyeti, erdemi, edebi, ilmi, irfanı, bilimi, malı, mesayisi, varsa ortaya koymalı, kimsenin etnik kökenine, meşrebine, cematına bakmaksızın Allahsız alan kalmayıncaya kadar ve ihsana ulaşılıncaya kadar çaba harcamalıyız. Aksi takdirde nefislerimizi binek olarak kullanır o nereye isterse bizi oraya sürükler ve bizi cehenneme kadar götürür. Çünkü nefis devamlı kötülüğü emreder diye buyurur Rabbimiz. İşin özü budur diye düşünüyorum. Elbette bu konular enine, boyuna farklı üslup ve edebi terimlerle bol, bol tartışılır ve farklı, farklı tanımlamalar yapılarak farklı deliller getirilerek daha güzel ifade ile izah edilebilir bizlerde memnuniyetle dinler ve müstefid oluruz. Ama sonuç yine buraya gelir. Çünkü hastalık bellidir,  yüzlerce bu manaya gelen teşhis konmuştur, herşey biliniyor ilim eksikliği yoktur. Hastalık biliniyorsa, teşhis konmuşsa ilim eksikliği yoktur demektir. Eksik olan bilinenin imana ve dolayısıyla eyleme dönüşmesidir. Allah bu millete hayatının bütün alanlarına eksiksiz olarak Allah"ın karıştığı ve onun murakebesinde ve onun emirleri doğrultusunda hayatını dizayn etttiği bir asır nasip etsin. Sağa, sola yazı yazan biri değilim. Hukukumuza ve engin sağduyunuza dayanarak görüş paylaştım. Selam ve Dua ile Fi emanillah. 
fdagli
07 Eylül, 2012
Fahrettin DAĞLI
Aziz dostum Galip Beye engin vukufiyetiyle yaptığı katkıya teşekkür ediyorum. Çok önemli bir ciheti teberrüz ettirmiş.